Gooalissimo

Vurursak gol olur...

Tiyatro Sona Erdi

Yorum Yok

1-2 aydır “şu eziyet bitse de kurtulsak” diyorduk, dün gece de “nihayet bitti” dedik. Bazı insanlar bunları yazıyoruz diye bu işten zevk aldığımızı bile düşündüler. Ama biz “eziyet bitsin artık” derken bunu içimiz yana yana söylüyorduk. 5-6 yıldır Türk basketbolunu domine eden bir kulübün koca bir sezonda parça parça yanmasına şahit olmak hepimizin içini yaktı. En çok da güvendiğimiz ve sevdiğimiz kişilerin buna müdahele edememesi içimizi acıttı.

Aslında facia daha sezon başındaki Two Nations Cup turnuvasından belli etmişti kendisini. Yapılan transfer programı, takım içi vaziyetler bu günlere gelineceğinin bir göstergesiydi. Zaman zaman 2-3 maçlık bir toparlanma sonrasında umutlarımızı tazelediysek de bunların sadece anlık patlamalar olduğunu diğer maçlarda anladık. Bu benim şahsi fikrimdir, son yıllarda ligde bir şekilde şampiyon olduğumuzu düşünerek aşırı yatırımlar yaparak başlamıyorduk sezona. Ben kendi adıma “bakalım bu nereye kadar gidecek” diye düşünüp duruyordum. Geçen sezon Mahmuti ile bir ivme yakalayıp bu ivmeyi bu sene daha da yukarılara taşıyan Galatasaray, yatırımın zirvesine çıkan Anadolu Efes, lokavt katkısı ile sezona iyi başlayıp lokavt sonrasında da takıma gerekli parçaları ekleyerek büyük bir ivme yakalayan Beşiktaş ve her sezon üst sıralara bir adım daha yaklaşan Banvit’e karşı sezon başında, baskı altında beyni uyuşan Ukic’in yanına oyun aklı olmayan Jerrells, Mirsad’ın uzun süreli sakatlığının ardından nasıl döneceği belli değilken ve Darius gönderilmişken, uzun pozisyonları iyice zayıflamışken, bu oyuncuların yerine aklı uçmakta kaçmakta olan ve savunma yapmasını bilmeyen Gist hamlelerini yapmakla yetindik. Ve sezon sonunda geldiğimiz nokta ortada.

Koskoca sezonu sakatlıklardan ve hakemlerin performansından yakınarak, zaman zaman telefon bağlantılarında ağlayarak geçirdik. Bu şubenin idareci konumunda olan insanları hiçbir zaman dönüp hataları kendilerinde aramadılar, alınan sonuçları sürekli başka yerlere yordular. Tomas’ın sakatlığı, Ukic’in sezon başındaki stres kırığı meselesi, Engin’in iyileştikten sonra antrenmanda Vidmar ile çarpışıp kaburga kemiğini kırması, Oğuz’un ayağını kırması, Tomas’ın sezon başında geçirdiği sakatlığı atlattıktan sonra tam olarak düzelmeden oynamaya başlaması ve sezon sonuna doğru tekrar sakatlanması vs vs. Görüldüğü üzere bunların hiçbiri maç esnasında yaşanılan sakatlıklar değil, büyük kısmı antrenman içerisinde yaşanılan sakatlıklar. Sen oyuncuyu bir sürü testten geçiriyorsun, ileride yaşayabileceği sakatlıkları alacağın test sonuçlarına göre önceden tahmin edebilmen lazım. He, eğer edemiyorsan, bu kadar oyuncu antrenmanlarda sakatlandığına göre senin antrenman programında bir bozukluk var. Bunun sebeplerini saçma sapan yerlere yoracağına, bunlar için çözüm üretecektin, bahane değil. Bas bas bağırdık, Mirsad’ın nasıl döneceği belli değil dedik, uzunlar yetersiz dedik, Gist ile olmaz dedik. Bunları görmek için bu şubede çalışmak veya basketbol profesörü olmak gerekmiyor.

Sezon ilerledikçe Spahija’nın kenarıda oyuncularına karşı olan tavırları, bunun sonucunda da oyuncuların ona karşı tavır alması işi buraya kadar getiren en önemli etkenlerden biri. İçerideki Kazan maçında kamera molada bizim benchi çekiyor, koç set çiziyor, takım sahaya çıkıyor ve 30 saniye önce molada gördüğümüz o seti sahada göremiyoruz. Burada sadece 1 taraf mı suçlu? Tabii ki hayır. Koçun yetersiz olduğu zaten sene başından beri yazılıp çiziliyor, hatta geçen sezonun final serisinden beri. Ama koçun yetersiz kalması, oyunculara sorumsuz davranma, molada söylenenleri yerine getirmeme, saçma sapan hücumlar kullanıp pozisyonları ziyan etme gibi haklar mı veriyor? Emir Preldzic ve Roko Ukic’in sezon genelinde gösterdiği performans bir kenara, son 2-3 maçtır kullandıkları tercihleri kim açıklayabilir?

Buradan sonrası ne olacak?

Şu saatten sonra koçun kalacağını zannetmiyorum ki dün akşam basın toplantısında veda sinyalleri vermiş zaten. Bu sabah da ortaya çıkan birkaç haber koç değişikliğinin %100 gerçekleşeceğini teyit ediyor. Sezon içerisinde yabancı koç olarak Obradovic ve Ivkovic’in sezon sonunda kontratlarının bitmesi sebebiyle önümüzdeki yıl için düşünülmesi gerektiğini belirtiyordum. Hatta uzun bir süre 2 koç ile adımız yabancı basında bayağı anılmıştı. Pesic çok mu zor olur? Katsikaris de olabilir. Ertuğrul Hoca’nın getirileceği konuşuluyor ama ben böylesine yıpratıcı ve kafa anlamında müthiş bir çöküşün yaşandığı bir sezon sonrasında mevcut stafftan koç çıkarılması taraftarı değilim. Bunun Ertuğrul Hoca’ya güvenmemekle bir ilgisi yok. Aslında teknik heyet ve oyuncu heyetini belirlemeden önce idari heyette revizyona gidilip şubedeki menajerlerin ve direktörlerin tam olarak yetkilerinin belirlenmesi lazım. Mesela Nedim Karakaş’ın yetkisi nedir? Veya her cümlesinde “sayın Başkanımız Aziz Yıldırım” ibaresini kullanıp duran Semih Özsoy’un yetkileri? Peki ya en çok sevdiğim, şu sezonda tek güvendiğim ama bende hayal kırıklığı yaratan Aydın Örs’ün yetkileri? Bunları kimse bilmiyor, herhalde devlet sırrı olduğu için.

Öncelikle önümüzdeki sezon için net olarak bir hedef belirlenmeli. Yıllardır taraftarın ağzına bal çalmak için “hedefimiz F4″ denilip, yapılan çalışmalarda yetersiz kalınmamalı. Tamamen gerçekçi hedefler belirlenmeli. Gruptan mı çıkacağız? Top 16′nın ötesine mi gideceğiz? Yoksa Çeyrek Final mi oynayacağız? Önce bunlar netleştirilsin, her sezon öncesi klasikleşen F4 hedefi söylemleri bir kenara bırakılsın.

Yıllardır hayalini kurduğumuz ve nihayet bu sene kavuşabildiğimiz müthiş bir salona sahibiz. Ama açıldığı andan beri doğru düzgün kullanamıyoruz. Top 16′da oynadığımız Panathinaikos maçından sonra salondaki sorunları şurada anlatmaya çalışmıştım. CSKA Moskova, Barcelona gibi çok yüksek bütçeli takımlar kuramıyorsak salon atmosferine çok ihtiyacımız var. CSKA taraftarı müthiş bir takıma sahip olduğu için salonundaki sessizlikten şikayetçi olmayabilir, ama biz böyle bütçeli takımlara sahip olamadığımız için salon atmosferi çok önemli bir yere sahip. Oraya gelen oyuncunun kafasına atmosferin çok sıkıntılığı olacağını, baskının çok yüksek olacağını kazımak önemli.

“Takım içi denge” muhabbetini de artık bir kenara bırakma zamanı geldi. Denge denge diyerek geldiğimiz vaziyet ortada. Transfer etmek istenilen bir oyuncu yıllık 2 milyon Euro istiyor, senin takımında en fazla 1 milyon Euro kazanan oyuncun var diye karşı taraf ile anlaşmama yoluna gitmeyeceksin. Eğer hedeflerin büyükse, diğer takımlarla başa çıkabilmek için denge muhabbetini bir kenara bırakıp takıma yıldız oyuncu kazandıracaksın. 2-3 tane A sınıfı oyuncu olmasını istemiyoruz biz. Gerektiği yerde sorumluluk alabilecek, eli titremeyecek, mücadele etmekten kaçınmayacak 1 tane A sınıfı oyuncu yeter. Kadronun diğer kısmını da o oyuncunun etrafında şekillendirirsin ve diğer oyuncuları tamamen görev adamı yaparsın. Bunları söylemek için basketbol profesörü olmaya gerek yok.

Kamplarda takıma yabancı gençleri çağırıp denemek yerine altyapımızdan yetişen gençleri denemeliyiz. Maçlarda bu tip gençlere 3-5 dakikada olsa süre vererek tecrübelenmelerini ve özgüven kazanmalarını sağlamalıyız. Yıllardır ekmeğini yediğimiz yerli oyuncu mirasımız da yavaş yavaş tükeniyor. Mirsad oldu 36, Ömer oldu 33. Bir yerden sonra kaldıramıyorlar artık. Elimizde eskisi gibi Semih veya Ömer de yok. Eskisi gibi takımdaki yerli kalitesini tekrar üst seviyelere çekmeliyiz.

Son olarak Twitter ve bunun gibi sosyal platformlarda yaptığımız eleştirilere sürekli iyilik perisi edasıyla yaklaşan kişilere de ayrı bir uyuz oluyorum. “Hep destek tam destek”, “canınız sağolsun”, “bu sene olmadı seneye olur”, “yenilsen de yensen de” gibi söylemleri bu şubenin oyuncuları haketmiyor. Böylesine bir sezonda, diğer branşlarda çatır çatır kupa gelirken, yaşadığı olayların haddi hesabı olmayan futbol takımı 2 tane kupa finaline çıkacakken, istedikleri herşey gerçekleşen, paralarını anında ceplerinde bulan, şu performanslarına rağmen muhteşem bir salona sahip olan bu oyuncuların bu sezon gösterdiği mücadele sonuna kadar eleştirilir. Ve bu mücadeleyi gösteren, daha doğrusu göstermeyen, insanların yanında değil karşısında durulur. Ben bazen kendimi onların yerine koyuyorum ve “aynı tesislerde idman yaptığımız kadın meslektaşlarımızın yüzüne nasıl bakarım ben?” diye düşünürek utanıyorum. Ama onlar hiç utanmıyor demek ki. Neyse, Fenerbahçe için sezon bitti, inşallah yeni sezon için güzel adımlar atılır.

 

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0 (from 0 votes)

Written by Erdenay Guler

Mayıs 10th, 2012 at 6:38 pm

Milli Şef – Voleybol Federasyonu – Fenerbahçe İdarecileri

Yorum Yok

Öncelikle Fenerbahçe’nin kadın voleybolcularına canı gönülden tebrikler. Onlar biz taraftarlara kadın basketbol takımıyla birlikte en büyük mutlulukları yaşatan insanlar. O sebepten kredileri sonsuz, onlarla gurur duyuyoruz. Kaybedilen kupadan çok bu şubenin üzerine oynanan oyunlara karşı koyamadığımıza üzülüyorum.

Bu memlekette Ünal Karabıyık Federasyonu’nun kulüplere zerre kadar önem verdiği yok. O ve O’nun federasyonu için varsa yoksa Milli Takım. Tabii bir kulüp istisna : Vakıfbank. Zamanında Telekom takımı dağıtıp bir sürü oyuncuyu ortaya bıraktığında Vakıfbank ile birleşti. Bunu “sponsor anlaşması” diyerek geçiştirdiler. Bu federasyon kendi yönetmeliklerini, kendi kurallarını, kendi tüzüğünü çiğneyerek buna göz yumdu, sesini bile çıkarmadı. Yaşaltı gruplarında oynayan genç voleybolcu kızlar gittikleri yabancı ülkelerde çağdışı muameleler gördüler, bu federasyon bu gençlere destek çıkacağına saçma sapan çerez turnuvaları (Çerez diyorum, açın Avrupa Ligi turnuvalarına bakın, yıllardır Türkiye’de yapılıyor ve 1 tane büyük takım yok katılanlar arasında. Biz ise bu turnuvaya yıllardır tam kadro çıkıyoruz ve elde ettiğimiz şey kocaman bir hiç) memlekete kazandırmaya çalıştı, sırf CEV’e yalakalık yapmak uğruna. Nerede boş beleş gereksiz turnuva varsa tüm oyuncuları kampa çağırıp çeşitli ülkelerdeki bu turnuvalara yolladı. Hem de kazanılan veya kaybedilen maçların hiçbir öneminin olmadığı, sadece oyuncuların bitkin düşmesine yarayan turnuvalara..

Kendi hakkında sitelerde yazılan eleştiri yazılarını sildirdi, gazetelerde veya sitelerde yazan kişileri bir şekilde susturdu. Bir kez eleştiri yazısı yazan bir köşe yazarının bir daha eleştirdiği konuya tek bir kez değindiğini görmedik. Forumlarda bile kendisi hakkında olumsuz düşünen insanlarla uğraştı. Bunları kime karşı yaptı peki? Vakıfbank? Eczacı? Galatasaray? Veya diğer takımlar? Hiçbiri, sadece Fenerbahçe. Bu yapılanlardan canı yanan tek kulüp Fenerbahçe oldu, Fenerbahçe taraftarları oldu.

2-3 sezon önce Eda sakatlandı. Bu Avrupa Ligi safsatası yaklaşıyor diye kızı sakat sakat Milli Takım kampına davet ettiler, bizim kulüp ise kabul etmedi. Eda tam olarak iyileşmemesine rağmen bir süre sonra kampa katıldı. Bunun üzerinden çok fazla geçmedi, bu olaya yakın bir dönemde bu sefer de Seda Tokatlıoğlu’yla ilgili bir gelişme yaşandı. Sakatlığı olmasına rağmen bu çerez turnuvada oynatıldı ve biz Seda’dan yeni başlayan sezonun neredeyse yarısında faydalanamadık. Sezonun geri kalan kısmında Seda’yı çok fazla kullanmadık, sene sonunda sağlam bir tedavi geçirmesi için üzerine ağırlık bindirmedik. Derken, iyileşme sürecinde olan Seda yine milli takıma çağırıldı. Seda kampa gitti ama kullanılamadı, en acı tarafı da önümüzdeki sezon biz Seda’yı kullanamadık. Bu polemik böyle devam etti, 2 yılın sonunda geçtiğimiz sezon Seda’yı kampa göndermedik ve bu 2-3 yıllık süre içerisinde en çok verim aldığımız sezon oldu. Böyle bir federasyon ile karşı karşıyayız işte.

Eda ve Seda.. Peki bunlarla bitti mi iş? Tabii ki hayır, sırada Naz Aydemir vardı. Kendi kulübünde bile antrenmanlara katılamayan, sadece Dereağzı’ndaki kondisyon ve düz koşu çalışmalarına katılabilen Naz, milli takım kampına çağırıldı. Sakatlığını doktor raporlarıyla ortaya koymasına rağmen Ünal Karabıyık Federasyonu Naz’a “milli takım kampına katılmıyor” diyerek 2 maç ceza verdi. Bu cezanın zamanlaması ise takdire şayandı. Naz’a verilen ceza Fenerbahçe’nin Eczacıbaşı’na Süper Kupa’yı kaybetmesine mal oldu.

Bitti mi? Hayır, say say bitmez. Fenerbahçe ligi domine ettikçe, müessese kulüplerinin korkulu rüyası oldukça her sezon başında yabancı sınırlamasıyla oynadılar. Mehmet Ali Aydınlar sezon başında buna itiraz etmişti, ama daha fazla üzerine gidilmedi bu kısıtlama konusunun. 2009′dan beri düşünüyoruz diyerek tüm kulüplere dayattılar ve uygulamaya geçirdiler. Yetmiyormuş gibi, bir de öyle saçma bir formül getirdiler ki dünyanın hiçbir ülkesinde yok. Formül şu ;

Bitti mi? Yine hayır. Transfer Talimatnamesi’nin 20. maddesi bir aralar çok tartışıldı. Neydi bunun sebebi? Fürst’ün Vakıfbank’a transfer olması. Normalde talimatnameye göre Türkiye’de bir kulüpte forma giyen yabancı bir oyuncu, seneye kulübünü değiştirip aynı ligdeki başka bir kulübe transfer olduğunda, kendisini transfer eden kulüp oyuncunun bir sene önce oynadığı kulüpte kazandığı para miktarında o kulübe bonservis ödüyordu. Yani, Vakıfbank Fürst’ü kadrosuna katmak için ona ödeyeceği yıllık maaş dışında, bir önceki sene Fenerbahçe’de kazandığı para kadar Fenerbahçe’ye bonservis ödemek zorundaydı. Ünal Karabıyık Federasyonu bu 20. maddeyi buhar etti kaldırdı ortadan. Ve Fürst, bizden ayrıldıktan sonra tamamen “serbest oyuncu” konumuna geçti. Vakıfbank’ın da transferi bitirmesi için tüm engeller ortadan kaldırıldı.

Lige başlarken takım listelerinin 12 kişiden oluşmasını isteyen federasyon, final etabında bu listeyi 10 kişiye düşürdü. Buradaki amaç neydi? Haydi bunu geçtim, oyun devam ederken kural değişikliği yapıldı. Yarı final eşleşmelerini tek maç üzerinden oynattılar. Fenerbahçe yıllardır yarı finalde Galatasaray ile oynayıp finale çıkarken, Eczacıbaşı ile Vakıfbank yarı finalde birbiriyle kapışarak çok yıpranak geliyordu finale. Federasyon önce final etabında oluşturduğu saçma sapan bir fikstürle Fenerbahçe’nin elinden yarı final avantajını aldı, sonra bu yarı final meselesini tek maç üzerinden oynatarak “belki bunların ayağını bu şekilde kaydırabiliriz” diye düşündü. Çünkü seri üzerinden oynanacak olan bir etapta Fenerbahçe’ye üstünlük kurabilecek bir ekip yok dünyada. Hedeflerine ulaşmış oldular.

Fenerbahçe yarı finale kadar ligde oynadığı 25 maçın hepsinde galip geldi. Bu 25 galibiyetin Fenerbahçe’ye getirdiği avantaj ne Sayın Karabıyık? Ligi lider bitirmenin avantajı ne? Bunun bir avantajı olmayacaksa Fenerbahçe 25 maçın hepsini neden kazandı? Bu sporcular enayi mi? Bir tek sen mi akıllısın?

Bakın Sayın Karabıyık 7 Ekim 2010′da neler söylemiş ;

”TÜRK SPORUNDA KENDİSİNE DİZ ÇÖKMEYENE SAVAŞ AÇIYOR”

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın spor camiası içerisinde kendisine diz çökmeyene savaş açtığını ifade eden Erol Ünal Karabıyık, ”Bu görüntüyle başlayan toplantıya davet edilip katılım sağlayan 8 kulüp oldu. Başlangıçtaki davet şekli kulüplerin menfaatinin söz konusu olduğu yönündeydi ama gerçek böyle değildi. Mesele bu toplantının ”Türk Spor’unu biz yönetiriz. Bize biad etmeyen ve önümüzde diz çökmeyene savaş açar gününü gösteririz” maksatlı bir toplantıya dönüşmesidir. Bu olay hem gazeteci arkadaşlarımızın yazdıklarından hem de bazı yönetici arkadaşlarımızın verdikleri demeçlerden dolayı ortaya çıktı. Ne bizim tarafımızdan hoş karşılaştı ne de demokrasi çerçevesinde oluşturulan bir yönetime karşı kongre rövanşı almak ve ”Bizim dediğimiz olacak, görürsün sen” dercesine yapılan bir davranıştır bu.” diye konuştu.

”2012 YILINDA KONGREDE ADAY OLMAYACAĞIM ÇÜNKÜ HEYECANIM BİTTİ…”

Son olarak 2012 yılında yapılacak olan başkanlık seçiminde aday olmayacağını vurgulayan Karabıyık, ”Adaylık sürecinde yer almamamın beni yıpratma çabalarıyla alakası yok. Kendi özel durumum ve harcadığım mesai ile alakalı. Bundan sonra vereceğim birşey yoksa ve heyecanımı yitirdiysem neden bu kadar önemli bir koltuğu meşgul edeyim. Çok şükür ki bu koltuğa benim ihtiyacım yok ama devletime olan borcumu ödemek için gerekeni yaptım. Bunu yıllarca sürdürmekte doğru olmaz. Bu süreç hizmet edebileceğiniz heyecanınız varsa devam etmelisiniz ama artık yok. O toplantı da bir yönetici çıkıp diyor ki ”Birlikte yürümek istedik ama olmuyor, biz de bunun için kulüpler birliğini kuruyoruz” diye beyanat veriyor. Ne zaman birlikte yürümek istediniz de biz yürümedik. Federasyon kulüpten borcunu istediği ve 24 kulüp arasında adaletli davrandığı için istenmiyor. Biz herkesten daha eşitiz. Bunu herkes böyle bilsin.” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı 2010 yılında yapıyor, şimdi de diyor ki “2050′ye kadar aday olacağım.” 2+1 sisteminin de değişmeyeceğini söylemiş ve eklemiş : “2+1′e karşı çıkan görüş ‘kulüplerin uluslararası arenada başarısını engeller’ diyordu, 2+1′in engel olmadığı görüldü, sistem devam edecek.” Adam şaka gibi. Fenerbahçe Universal’in Şampiyonlar Ligi şampiyonu olurken sahada 6 Türk oyuncuyla oynadığı sanıyor. Yahu biz sahada 4 yabancıyla oynadık be adam 4! Arkas Final Four’da 5 yabancı kullandı. Bizim geleceği çok parlak dediğimiz, memleketin en iyi yerli oyuncusu dediğimiz Burutay’ı Kanadalı dandirik bir oyuncunun yedeği yaptılar, sadece servis atmak için oyuna aldılar. Haberin var mı Erol Ünal Karabıyık? Hangi uzvunla izledin maçları?

Yurtdışında başarılar yavaş yavaş gelmeye başlayınca bu ülkede voleybola olan ilgi arttı. Bu ilginin mimarı gerek getirdiği oyuncular, gerek yakaladığı başarılar ile Fenerbahçe’dir. Bunu inkar eden çarpılır. Ülkede Fenerbahçe’nin başarılarıyla voleybol seyirci ortalamaları arttı. Bugün Fenerbahçe’nin Vakıfbank, Eczacı veya Galatasaray ile oynadığı maçlarda 4-5 bin seyirci geliyorsa salonlara, bunun sebebi Fenerbahçe’dir. Diğer takımlar Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı maçlarda 2 bin kişiyi zor bulurken, Fenerbahçe’nin Dresdner ile oynadığı maça 3-4 bin kişi geliyorsa bunun mimarı Fenerbahçe’dir. Voleybol Federasyonu, Milli Takım veya müessese kulüpleri değildir. Ünal Karabıyık Federasyonu bu başarıların sebeplerini bile kendinde arayacak kadar utanmazlık seviyesinde zirve yapmıştır.

Fenerbahçe Dünya Şampiyonu olduğunda kahrolan, Avrupa Şampiyonu olduğunda oyuncularımıza madalya verilirken üzüntüden dokunsan ağlayacak duruma gelen, hem erkek hem kadın ligindeki şampiyonluk ödüllerine sapına kadar taraf karıştıran bir Federasyon Başkanı, Galatasaray’ın köy takımlarının oynadığı 2. kupada aldığı final galibiyetinde sevinçten havalara uçan, Vakıfbank ve Eczacıbaşı finale çıktı diye yüzünde güller açan bir Federasyon Başkanı..

Bugün Seda Tokatlıoğlu, sakatlıklardan başını kaldıramayacak duruma geldiyse bunun tek sorumlusu federasyon ve Ünal Karabıyık’tır. Bunun vebali bu kişi ve kuruma aittir. Eda’yı tam iyileşmeden kampa çağıran, Naz’ı raporu olmasına rağmen kampa çağırıp, gelmediğinde ceza veren bir kurumdan tarafsız olması beklenemez. Hedeflerine ulaştılar, tebrik ederiz kendilerini.

Peki, federasyon her türlü ayak oyununu yapıyor da Fenerbahçe’nin idareci konumunda bulunan insanlarının hiç mi suçu yok? En başta yazdım, oynanan oyunlara karşı koyamamanın üzüntüsünü yaşıyorum ben. Sene başında Naz’a verilen cezaya karşılık Tahkim’e gitme dışında ne yaptınız? Hiçbirşey. Tepki koyabildiniz mi? Hayır. Her sene düşürülen yabancı sayısı konusunda neler yaptınız? Hiçbirşey. Baskı yapıp kararlarından vazgeçmelerini sağlayabildiniz mi? Hayır. Sezon devam ederken yapılan statü değişikliğine itiraz edilmiş mi? Hayır.

Bakın dün Naz Aydemir ne demiş ; “Aleyhimizdeki her seyle savastik ama olmadi.” Bu kız 2 hafta önce F4′te aldığı en iyi pasör ödülünden sonra da federasyona lafı çakmıştı. Dış hatlarda polis saldırısına uğrayan Fenerbahçe taraftarlarını savunanların da arasındaydı bu kız. Fenerbahçe idarecileri oyuncusunun, kulübünün ve taraftarının hakkını koruyamadı. Öyle sadece televizyonlarda şampiyonluktan sonra Gündem programına çıkmakla olmuyor bu işler. Haydi taraftarı geçtim, oyuncularının isyanına bile ortak olamadı bu insanlar.

Fenerbahçe resmi yayın organlarından her fırsatta Fenerbahçe taraftarına uyarı bildirisi çekeceğine federasyonların uygulamalarına baş kaldırsaydı bugün bunlar yaşanmazdı. 2 hafta önce Abdi İpekçi’de yaratılan ve basketbol otoriteleri ile Euroleague oyuncularının “kadın basketbolunda en müthiş ortam” olarak tanımladığı atmosfere “çirkin tablo” yakıştırması yapan, konu maddiyat olduğu zaman taraftara canım cicim çekip 2-3 torpil patladığında taraftara uyarı bildirisi çeken Fenerbahçe yönetiminin her branşta bu kulübün üzerine oynanan oyunlara ses çıkar(a)maması biz taraftarların canını en çok yakan durum. Yoksa yemişim kupasını, madalyasını. Biraz bu takımın yanında olun, taraftarın yanında olun, yapılan haksızlıklara baş kaldırın. Bizi dinlemiyorsanız oyuncularımızın isyanına kulak verin. Çok mu şey istiyoruz?

Not 1 : Vakıfbank – Eczacıbaşı serisinde ligi şampiyon olarak tamamlayacak olan ekip kutlamalarda yanına Ntvspor’un sarışın muhabirini de alıp kupayı Ünal Karabıyık’a götürsün.

Not 2 : Fenerbahçe Türkiye Kupası maçlarına genç takımıyla çıksın.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 8.9/10 (8 votes cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0 (from 2 votes)

Written by Erdenay Guler

Nisan 8th, 2012 at 10:44 pm

GS Medical Park – Fenerbahçe Euroleague F8 | Salondan İzlenimler

Yorum Yok

Geçtiğimiz sezon başında Abdi İpekçi’de yarı yarıya oynanan C.Başkanlığı Kupası’na çeşitli sebepler dolayı gidememiştim. O günden bu yana dün gece oynanan bu maç İstanbul’daki ilk yarı yarıya basketbol maçıydı. Yaşadığımız sürecin getirdiği gerginlik, rakiplerin ve medyanın aşırı bir biçimde camianın üzerine gelmesi ve son dönemlerde polisin taraftara uyguladığı baskı salondaki atmosferin nasıl olacağı konusunda büyük ölçüde fikir sahibi olmamızı sağlıyordu.

Biletlerin ilk çıktığı gün Biletix’e koşup hem bu maç için hem de final günü için biletlerimizi hazır ettik. Maç günü geldiğinde dışarıda güneşli ama serin bir hava vardı. Saat 18.30′da Güngören’den tramvay ile Zeytinburnu durağına geçip oradan minibüs vasıtasıyla salonun yolunu tuttum. Güzergah bana ters geldiği için taraftarların istasyonda toplanarak salona yürüme organizasyonuna katılamadım. Olivium yolu üzerinde bulunan cadde Galatasaraylı taraftarlara ayrılmış olan bir güzergah olduğu için oldukça dikkat ederek döner kavşağa yürüdüm. Güvenlik önlemleri Ermeni hastanesinin olduğu bölümden itibaren başlıyordu. Minibüsten indikten sonra Fenerbasket’ten sensiblex nickli Kerem abi ile karşılaştık. Salona yaklaştıkça güvenlik artıyordu, 2 tarafın birbiriyle yaşayabilecek olası temasları minimuma indirmek amacıyla çok yoğun bir güvenlik önlemi vardı.

Salonun önüne vardığımızda saat 19.45′i gösteriyordu. 10.Yıl Caddesi’ne bakan 4 kapıdan 1 ve 2 numaralı kapı bizim taraftara ayrılmış 3 ve 4 numaralı kapıların olduğu yere bariyer konulmuştu. Salonun orta kısmında bulunan merdivenlere de polis kontrol noktaları konuşlandırılmıştı. Dışarıda durduğumuz 35-40 dakika boyunca karşı taraftan hiçbir ses duyamadık, daha sonra öğrendik ki bunun sebebi Galatasaray taraftarlarının salonun diğer tarafındaki kapılardan sokulmalarıymış.

Dışarıdaki genel taraftar profilini görmek amacıyla 15-20 dakika salon önünde sıraya girmeden dikildik. Eski Fenerbahçe tribünlerinin emekçileri, her gruptan taraftarlar, bu grupların eski ve yeni liderleri akın akın salon önünde toplanıyordu. Bunu abartmadan söylüyorum, salon önünde yaşı 20′nin altında olan kimseye rastlamadım. İlla ki vardır ama ben rastlamadım. Dışarıdaki topluluktan içerideki atmosferin nasıl olacağını az biraz tahmin etmeye başladık. 1 ve 2 numaralı kapıdaki kargaşadan içeri giremeyeceğimizi anladıktan sonra otopark tarafındaki küçük girişe yöneldik lakin orada da durum farklı değildi. Polisler kapı girişine demirlerle barikat kurarak askeriyedeymiş gibi taraftarları tek tek içeri alıyorlardı. Polislerin kafalarındaki gaz maskeleri dikkat çekiyordu. Cadde de bekleyenlerin ellerinde ise gaz bombası atan silahlardan vardı.

Yaklaşık 15 dakika kapıda beklerken polislerin itiş kakışlarına maruz kaldık. Maça gelmeden önce alkol aldıkları için kafaları iyi olan birkaç taraftar polislerin bulunduğu giriş kısmına pet şişe atınca spor bürodan genç birisi demirlerin üstüne tırmanıp taraftara iyi bir azar kaydıktan sonra “almıyorum ulan buradakileri içeri, kapatın buradaki girişi” deyince ortalık çılgına döndü. Neyse ki ön tarafta bulunan 3-5 taraftar “senin böyle bir yetkin yok” diyerek isyan ettikten sonra tekrar giriş başladı. Kapıda yoğunluk çok olduğu için doğal olarak arkadan ittirmeler yaşanıyordu. Salona girene kadar maçta harcayacağımız enerjinin neredeyse yarısını orada bitirdik.

Salona gelmeden önce pota arkasındaki biletlerin tamamının bittiğini biliyorduk. 2. kategoriden 215, 3.kategoriden ise 115 ve 114 nolu bloklardan salonun önündeki gişede satış devam ediyordu. İçeri girdiğimizde bize ayrılan pota arkası kısmının tamamen dolduğunu gördük. Bench arkasında bulunan tribünün üst kısmında ise yer yer boşluklar vardı. Oradaki boşlukların sebebi biraz da taraftar gruplarının 216 ve 217′de konuşlanmasıydı. Çünkü köşe tribüne bakıldığında 1 koltukta 3 kişi varmış gibi bir izlenim uyanıyordu. Merdiven araları ve üst alt tribün arasındaki boşlukların da tam olarak dolu olduğu görülüyordu.

İçeri girişlerde yoğunluktan dolayı sıkıntı yaşandığı için kapılardan giriş yapıldığında takım elbiseli bir görevli herkesin biletini tek tek alıyordu. Bench arkasında duracaklarını söyleyen FBD ekibi ve Alper abilerin pota arkasına yerleştiğini telefonla öğrendikten sonra direk o kısma yöneldik. Üst tribünlerde görevli bulunmazken alt tribüne inen merdivenlerin başında genç görevliler yerleştirilmişti, aşağı inmeye çalışırken bizi durdurması üzerine “girişte biletleri topluyorlar” deyip görevliyi ikna ederek aşağı iniverdik.

Tribüne yerleştikten sonra salondaki doluluğa şöyle bir göz attım. Bize ayrılan pota arkası üstlü-altlı tamamen dolmuştu, saha içi koltuklarının da tamamı satılmıştı, sadece yukarıda da dediğim gibi bench arkasında bulunan tribünün üst kısmında tek tük boşluklar gözüküyordu. Karşı tarafa bakıldığında ise pota arkasındaki köşeler neredeyse bomboştu, sadece pota arkası merkeze ve bench arkasına yerleşmişlerdi. Ev sahibi oldukları bir ortamda sayı olarak biz üstündük. Maç saati yaklaştıkça yavaş yavaş protokol tribünü de dolmaya başlıyordu.

Anonslardan önce Galatasaray taraftarlarının mehterana girmesi onlara sağlam bir kontra yapmamıza vesile oldu. İlk mehteranda sesimizi çıkarmadık, rakip taraftar ikincisine başlayıp laylaylaa dedikten sonra biz “cimbombom’un köpeğine” diye kontra girerek devam ettirirken salon maçın başlamasına 3-4 dakika kala yıkılıyordu. Kontranın başarıya ulaşması sonrası karşı tarafa el hareketleriye “oh oh” yapıverdik. Daha sonra takımlar anons edilmeye başlandı. Oyuncularımızın isimleri tek tek okunurken biz de her isim ardından oley diye alkışlarla tempo tutuverdik. Karşı tarafın anonsları yapılırken ise çoğunluk bizde olduğu için ıslıklarla sağlam bastırmış olduk. O sırada bizim bench arkası tarafından Sarı Melekler tüm ekiple birlikte salona giriş yaptılar ve bench arkasına yerleştirler. Konuşlandırıldıkları yerin çok sakat olduğunu düşündük ve nitekim de 10 dakika sonra bunun ne kadar yanlış bir iş olduğunu görmüş olduk.

Hava atışı yapılmadan önce sahaya sırtımızı dönerek 10′dan geri sayıp omuz omuza ile sağlam bir giriş yaptık. Maçın başlamasından sonra da GS tarafı üçlü çekerek karşılık vermeye çalıştı. Hava atışıyla birlikte ses bombalarının patlaması bir oldu. Konfetiler sahaya atıldı. Bizim taraf maça çok hazırlıklı gelmişti. Daha ilk saniyede muazzam bir atmosfer oluşmuş “hiçbirşeye değişilmez senin sevgin bu dünyada” tezahüratı eşliğinde ses bombaları patlarken, yanıp sönen meşaleler yakıldı ve maç durdu. Eda Erdem ve eşi Erdem taraftara eşlik ederek yerinde duramazken bizim takımın benchi de ağzı açık bir şekilde pota arkasını izliyordu. Yabancı gazetecilerin ise patlayan ses bombaları dolayısıyla yaşadıkları korku görülmeye değerdi. O sırada rakip tribün bu şovun altında kalmayı kendine yediremediği için yapılanları ıslıklamaya başladı. Galatasarayın maçın ilk yarısında kendi taraftarlarının bulunduğu yere doğru hücum etmeleri onlar için bir avantajdı. O gazla maça da iyi başladılar ve tribünleri çok iyi kullandılar. Biz hücum ederken onlar ıslıklıyordu, onlar hücum ederken biz ıslıklamak yerine bağırmayı tercih ediyorduk. Bu konuyla ilgili maç öncesinde de fikir alış verişinde bulunmuştuk ama iyi giremedik oyuna. Üst üste buldukları basketler sonra bizim koçun molasıyla birlikte bizde alkışlar eşliğinde “tribünlerde hep dillerde” diye besteye girmişken yavaş yavaş oyuna da ısınmaya başlamıştık. Moladan biraz iyi dönüp farkı kapatmaya çalıştıktan sonra GS’nin molası geldi. O arada maçın başından beri birbirleriyle uğraşan 2 tarafın bench arkasında bulunan taraftarları karşılıklı el kol hareketleri ve kelleni uçururum işaretleriyle gerilmişken 2 takımın da sahaya çıkmasıyla herkes tekrar maça odaklanıvermişti. O gerginlikte atılan pet şişelerden nasibini alan Sarı Melekler daha ilk çeyrek bitmeden bench arkasından kaldırılıp protokol tribününe yerleştirildiler.

Takım sahaya dönerken “laylaylalala Fenerbahçe” sloganları eşliğinde onları karşılayıverdik. İlk periyod bu şekilde oyuna ısınma hareketleriyle sona ererken 2.periyotta yavaş yavaş kendimize gelmeye başladık. Biz açılan farkı kapatmaya başlarken maçın başında her hücumda ıslık yapan rakip taraftarlar da tamamen bestelere girmeye başladılar. Gerçi beste dediğimiz 1-2 şeyleri var, bunlardan birisi “saldır Galatasaray’ım taraftarınla yine şampiyon olalım”, diğeri ise “sen varya sen” diye başlayan besteleriydi. Geri kalanlar “bizim için Fener’e de koy”, “saldır Galatasaray oley” ve 40 dakikalık maçta 25 kere çektikleri üçlü. Çeşitlilik olmadığı için maç boyunca üçlü çekti elemanlar. Biz ise ne kadar beste varsa hepsini söylemeye çalıştık, bir yerden sonrasını hatırlamıyorum ama yaklaşık 11 veya 12 farklı beste söyledik.

Penny’nin dizini tutup kendisini yere bırakması bir an salonda soğuk rüzgarlar esmesine neden oldu. Hepimiz ellerimizi “inşallah birşey olmamıştır” dercesine başımızın üstüne koyarken ayağa kalktığını ama seke seke kenara geldiğini gördük. Tribünün hemen ön sıralarında olduğu için ağladığını görebiliyorduk, alkışlar eşliğinde kenara geldikten sonra 5 dakika boyunca kendisiyle ilgilendiler ve basın tribününün önündeki boşlukta koşmaya çalışarak dizini denedi. 2-3 dakika sonra oyuna girmek istese de devam edemedi ve tekrar kenara geldi. Devreyi 9 sayı geride bırakmak bir anlık hayal kırıklığına sebep olsa da takımı soyunma odasına alkışlarla yollayarak onlara moral vermeye çalıştık.

Devreye önde girmenin mutluluğunu yaşayan Galatasaraylılar “her zaman her yerde en büyük Cimbom” sloganından sonra bizim taraftan küfürlü karşılık gelmesi üzerine sustular. Devre arasında DJ’lerin müzik çalmamasından da fırsat bularak yaklaşık 10 dakika boyunca karşı tarafa sataştık. Onlardan karşılık gelmeyince ve dakikalar ilerledikçe büfelerden tribüne dönenlerin sayısı arttıkça sataşmaların dozu iyice arttı ve eğlenceli bir duruma dönüştü. Derken GS’li oyuncular sahaya çıktı, en önde Taurasi gözüküyordu. Abuk subuk hareketlerle bizim bulunduğumuz pota arkası tarafına gelerek şut çalışmalarına başladı. O hareketlerin karşılığını “fuck you Taurasi” tezahüratlarıyla alırken karşı taraf bunu sindirememiş olacak ki “Taurasi Taurasi oley oley” diye bağırmaya başladılar. Halbuki bu sloganı sindiremeyen GS’liler geçen sezon “dopingçi” damgası vurdukları kadının şu an takımlarında oynamasını ve ona tempo tutmayı kendilerine gayet iyi yedirebilmişlerdi. Taurasi’den sonra Penny’nin sakatlandığı pozisyonda oyunu durdurmayıp hücum kuran Işıl Alben de Fenerbahçe tribünlerinden mamasını aldı.

2-3 dakika sonra Fenerbahçe de sahaya geldi. Gözler Penny’yi arıyordu ama o sahaya çıkmadı. Tribünler “Bizler inandık sizde inanın” tezahüratıyla 3.çeyreğe girerken Birsel’de attığı basket ile oyuna girmiş oldu. O arada Penny dizi sarılı bir şekilde tekrar benche döndü. 2.devreye tribün anlamında iyi başlamamız sahadaki oyuncuları da iyi etkilemişti. Başta Birsel olmak üzere çıktığımız her hücumdan sayı bulup, geri dönüşte müthiş bir savunma ile sayı yemiyorduk. Birsel’in üst üste attığı 2 üçlük Ceyhun hocaya molayı aldırırken Fenerbahçe tarafını da cehenneme döndürmüştü. Herkes ayağa kalkmış “bizim için saldır Kanarya” tezahüratı ile coşku zirveye ulaşmıştı. Salonun koltukları açılıp kapanan türden koltuklar olduğu için üzerinden zıplamaya kalktığımızda sörf tahtasındaymış gibi oluyorduk ve ara sıra koltuk aralarında tökezleyip düşüveriyorduk.

Sağlam savunmamız ve üst üste bulduğumuz sayılar onların gardını düşürürken bizim tribündeki coşkumuzu iyice artırıyordu. Devre başında oyuncularımız sahaya gelirken söylenen “bizim için bu maçı alın” tezahüratı kulaklarına küpe olmuş ki müthiş bir başlangıç yaptılar ve yamulmuyorsam 4-5 dakika sadece 4 sayı yedik. Tribündeki inanç artık sahadakilere de yansımıştı. Maça coşkuyla girip sürekli üçlü çekmekten başka birşey bilmeyen rakip taraftar, bizim takım 9 sayı geriden gelip 5 sayı öne geçince birden sus pus olmuştu. Moladan sonra GS’nin sahaya iyi dönmesi taraftarını biraz da olsa uyandırmıştı. “bu sene baskette şampiyon olalım kupaları şirketlere bırakmayalım” tezahüratının girilmesi bizim tarafımızda alay konusu oldu. İsmi Galatasaray Medical Park olan takımın taraftarının kupaları şirketlere bırakmamaktan bahsetmemesi müthiş bir zeka ürünüydü.

Son periyoda alkışlar eşliğinde “tribünlerde hep dillerde bu sevda bitmez gönüllerde” şeklinde tüm salonun katılımıyla girdik. Yaptıkları top kayıpları ve şutlarının girmemesi onların sinirlerini bozarken biz tribündeki üstünlüğü tamamen ele geçirmiştik. Maçın ivmesinin bize doğru kaydığını gören rakip tribün işi yavaş yavaş taşkınlığına vurmaya başladı. Bench arkasında bulunanların kendi aralarında küçük kargaşalar yaşadığını gördük. Skor 60-58 Fenerbahçe lehine iken hakemlerin Taurasi’ye atış esnasında faul çalması bizim tribünlerdeki gerginliği üst düzeye çıkarıverdi. 2-3 dakika sonra Bahar Çağlar ile Esmeral arasındaki mücadeleye GS topu kararı veren hakemler tekrar taraftarı patlama noktasına getiriverdi. Protokol tarafında bulunan taraftarların sahaya pet şişe atması ve suyun dağılması oyunun 2 dakika civarı durmasına neden oldu. Taurasi ise o sırada saha içi koltuklarda bulunan taraftarlarla laf dalaşına girmişti.

O sırada Angel’ın faul problemi sebebiyle sahaya sürülen Kübra’nın ne yarar sağlayacağını tribünde tartışırken oynadığı süre içerisinde kendisine çok dikkat ettik. Taurasi, onun oyunda olduğu sürede sadece faul çizgisinden sayı buldu. Kübra onu savunma ve sinir katsayısını yükseltme açısından görevini iyi yaptı. Maçın başında rakip hücumlarında beste girmeyi tercih eden Fenerbahçe tribünü dakikalar geçtikçe ve takım ritmini buldukça kendinden geçiyordu. Prints’in yaptığı hatalı yürüme sonrası “saldır Fenerbahçe oley” tezahüratıyla takımın arkasından itici güç olurken Tamane’nin basketi, arkasından müthiş savunma ve Angel’ın çaldığı top GS tarafına mola aldırıyor Fenerbahçe tarafını ise coşkudan kendinden geçiriveriyordu. Üst alt arasında bulunan boşlukların dolu olması, o kendinden geçme anında arka tarafın ön taraflara yüklenmesine sebep oluverdi.

Son dakikalarda Taurasi ve Prints’in maç sıkıntıya girdikçe denedikleri zorlama üçlüklerin kaçması farkın kapanmasına engel oldu. Bitime 21 saniye kala Esmeral’in faul çizgisine gelmesiyle birlikte eğlence dakikaları başlayıverdi. Galatasaraylı taraftarlar 21 saniye kala tribünü bırakıp polislerin olduğu tampon bölgeye yüklendi ve bizim olduğumuz tarafa doğru bozuk para, pet şişe gibi maddeler atmaya başladılar. Bizim tarafın karşılığı ise karşı tarafa meşale fırlatmak oldu. Maç sonunda patlayan ses bombaları bize ait değil karşı tarafa ait olan bombalardı. Maç bitimiyle kendi benchlerinin olduğu yerde dumanlar yükseldi. Ve bench arkası tribünde büyük karışıklık çıktı. Tüm bunlar yaşanırken bizde “işte böyle her sene böyle cimbomba böyle koyarlar aman”, “lalalaylay koyduk mu” ve “sorarım seni heryerde ıssız gecelerde cimbombom nerede” tezahüratıyla karşı tarafın sinirlerini iyiden iyiye bozuverdik. Polisler artan baskıya dayanamayıp taarruza geçti ve pota arkasının karşı köşesine kadar GS’lileri kovalamaya başladı. O arada bizim tribünden yükselen “vur vur” sesleri hiç hoş değildi, bunu belirtmek lazım. Çünkü bu tip şeyleri şu süreçte biz çok çektik. Salon yaklaşık 15-20 dakika boyunca boşaltılmaya çalışıldı. Sağ tarafta bulunan Rus ve İtalyanlar, karşı köşede bulunan İspanyollar ağızları açık olanları izliyorlardı.

O olaylar yaşanırken pınarbaşı ile gövde gösterisini yapıp biraz dinlenmeye çekildik. O sırada protokolde duran Sarı Melekler’in de bize katıldığını gördük. Çıkış yapmak için hazırlanırlarken “Fenerbahçe buraya” diye tribüne çağırdıktan sonra isteğimizi kırmayarak geldiler ve havaalanında söylediğimiz dış hatlar bestesini Abdi İpekçi’de tekrarladık. “Armanın guru sarı melekler” tezahüratları eşliğinde onları Kraliçelerin soyunma odasına yolladık.

Yaklaşık 10 dakika sonra karşı pota arkasının olduğu kısımdaki çıkış tünelinde Nevriye gözüktü, “herkes yılar Nevriye Yılmaz” tezahüratlarına alkışlarla karşılık verdikten sonra hemen arkasından Birsel, Kübra, Esmeral ve Olcay’ın da geldiğini gördük. O arada tüm tribünün katılımıyla “aşkınla olduk derbeder… … Fenerbahçeli olmanın gururu bizlere yeter” ve “şampiyon” tezahüratlarıyla gelenleri karşıladık. Aradan 5 dakika sonra yabancılardan sadece Ivana geldi, sette bulunan herkesle selamlaştı, fotoğraf çektirmek isteyenleri kırmadı.

Maçın bitiminden yaklaşık 45-50 dakika sonra bizi de dışarı çıkarmaya başladılar. Geceyi Samanyolu ile noktaladık. Tribün anlamında güzel başlayan ama oyun anlamında güzel başlamayan bir gece, hem tribün hem sahadaki oyun ile müthiş bir şekilde sonlandı. Fenerbahçe tribünlerinin yıllar sonra en etkin olduğu maçtı tek kelimeyle. Bu maça gösterilen ilginin Rivas maçına gösterilmemesi Fenerbahçe’nin final oynama hakkını kaybetmesindeki en büyük etkendi. Bu maçtaki tribünün belki de yarısı olsaydı Rivas maçında en azından hakemlerin çaldığı saçma sapan düdükler üzerinde bir baskı kurup işi kendi lehimize çevirebilir ve oyuncuları uyandırabilirdik. Olmadı, canları sağolsun. Buraya gelene kadar yaşattıkları mutluluklar için hepsine teşekkürler. Önümüzde UMMC ile oynayacağımız 3.lük maçı var. Kraliçelere yaşattıkları sevinçler için teşekkür etmek sebebiyle salonda olalım.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 7.8/10 (4 votes cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: -1 (from 1 vote)

Written by Erdenay Guler

Mart 31st, 2012 at 7:18 pm

CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi Final Four 2012 | Salondan İzlenimler

Yorum Yok

FINAL FOUR 1. GÜN

Bu yıl düzenlenecek olan organizasyonun ev sahipliği daha kuraların çekildiği gün belli olmuştu. CEV, takım organizasyonu sisteminden vazgeçerek finalleri artık bir şehre vermeye başladı. Bu sene oynanacak finallerin adresi de Bakü oldu. Kuraların çekildiği andan itibaren Fenerbahçe’nin buraya geleceğine inancımız tamdı. Geçen sezonlara oranla daha verimli ve daha oturmuş bir kadromuz var. Bu yıl ile birlikte tam 3.kez üst üste bu seviyelere çıkıyoruz. Müzede 2.lik ve 3.lük madalyaları var. İsteğimiz bu madalyaların yanına kupayı da eklemek.

İlk gün Bakü’de güzel bir hava vardı. Finallerin oynanacağı salon Haydar Aliyev Spor Komleksi, bizim eve yaklaşık 10-15 dakikalık bir yürüyüş mesafesindeydi. Bu salonun inşaatına 1977 yılında başlanmış, proje fikri isminden de anlaşılacağı gibi Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in idi. 80′li yılların sonlarına doğru Karabağ meselesi, ülke içindeki iktidar yarışı gibi siyasi sebeplerden dolayı ülkedeki tüm inşaatlar gibi salonun inşaatı da durduruldu. 1990 yılında tekrardan yenileme çalışmaları başlatıldı ve inşa çeşitli zorluklara rağmen tamamlandı. 2004 yılında İlham Aliyev yapıya Haydar Aliyev ismini verdi. Salonda her türlü spor turnuvaları yapılırken, çeşitli kültür-sanat etkinlikleri de yapılıyor.

Salonun önüne vardığımda, olayın Fenerbahçe tarafına bakarsak bayağı bir yoğunluk vardı. Azerbaycan’da yaşayan, Türkiye’den ve çeşitli ülkelerden gelen Fenerbahçeliler salonun önünde konuşlanmışlardı. Çeşitli hazırlıkları yaptıktan sonra içeri girdik ve kamera çekiminin yapıldığı tribünün sağ tarafına konuşlandık.

Maç saati geldiğinde tribünlerde yaklaşık 2000 civarında Fenerbahçe taraftarı vardı. İtalyan ve Fransızlar ise çok az sayıdaydılar. Kazan taraftarları da tam karşı tarafımızdaki tribünün çaprazına büyük Dinamo Kazan bayrağı ile konuşlandılar. Hazırlanmış olan pankartları astıktan sonra GFB Azerbaycan da salona giriş yaptı. Hep birlikte tribün organizasyonunun nasıl yapılacağına dair fikirlerimizi ortaya koyduktan sonra maça hazır hale geldik. Salonun VIP kısmı tamamen dolmuştu. Yarım saat kala Universal yetkilileri taraftarlara sarı renkli tişörtler, üzerinde Universal yazan atkılar ve çeşitli bayraklar dağıtıyorlardı. Hediyelere ilgi çok yoğun olduğundan yetkililer daha da fazla tribünde kalamayarak o kısımdan ayrıldılar.

Salonun doluluğu kimseyi tam anlamıyla tatmin etmedi. Böylesine bir organizasyonda 8000 kişilik bir salonun, biletler bedava olmasına rağmen %30′unun dolu olması hayal kırıklığı yaşattı. Biz organizasyonun Rabita Bakü’nün kullandığı Serhedçi Spor Kompleksi’nde yapılmasından yanaydık. Hem çok büyük bir salon değil, hem tribünler sahaya çok yakın orada. Sahaya etki dediğimiz şeyi tam olarak uygulayabileyeceğimiz bir salondu. Maçları böyle büyük salonlarda değil de dikdörtgen şeklinde, tribünlerin sahadan uzak olmadığı salonlarda oynatmak hem taraftarlar için hem de sahadaki oyuncular için büyük avantaj oluyor. Özellikle oyuncuların servis atma anlarında çok önemli bir durum bu.  Biz maç saatini beklerken hemen karşımızdaki tribüne Burhan Felek’teki kemik tayfa FBD’den de birkaç kişi gelmiş ve “sevgi eylem gerektirir” pankartlarını asmışlardı.

Oyuncularımız sahaya çıktıklarında yavaş yavaş havaya girmeye başladık. “Armanın gururu Sarı Melekler” sloganı eşliğinde oyuncularımızı karşıladık. Maçın başlamasına 5-10 dakika kala Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor formalı 15-20 kişilik bir grup hemen yan tarafımıza konuşlandı. Ne yaptıklarını anlamadığımız bu grup 2-3 dakika “Galatasaray” tezahüratı yaptıktan sonra tarafımızca cevabı yiyerek maç başladığı gibi salonu terketti. Ne amaçla geldiklerini de böylece anlamış olduk.

Kuvvetli bir destekle maça başladık. İlk teknik molaya “saldır Fenerbahçe oley”, tezahüratları eşliğinde önde girdik. Mola sonrası stres ve bir takım hatalardan sebep geri düştük. Doğal olarak herkesin gözü Gamova’daydı, onun bu oyunu bizi tedirgin etti. İlk sette segrilenen kötü oyun ve kaybedilen set bizi hayal kırıklığına uğratsa da takımımızın geri dönüp maçı çevireceğini biliyorduk. 2.sete bu inançla başladık. Set sonlarına doğru Yağmur’un servis için oyuna girmesi kırılma anı oldu. Seti kazanıp derin bir nefes aldık.

“Bizim için saldır Kanarya” ve karşı tribün ile “sarı-lacivet” eşliğinde diğer setlerde de son derece rahat bir oyun sergileyerek finale yükseldik. 2 takım oyuncularının birbiriyle tebrikleşmesi ve bizim kızların takım halinde objektiflere poz vermesi sonrası “Fenerbahçe buraya” diye tempo tutarak onları tribüne çağırıverdik. Karşılıklı “sarı-lacivert” yaptıktan sonra “her zaman her yerde en büyük Fener” sloganlarıyla salonu inleterek günü mutlu bir şekilde kapadık. Darısı yarın akşama…

FINAL FOUR 2. GÜN

Sezona son derece sağlam transferler ile ve 3 kulvarda başarı hedefiyle başlayan takım, sezon başındaki Süper Kupa hayal kırıklığı sonrası müthiş bir ivme yakalayarak sezonun en büyük hedefi, branş tarihinin en büyük kupasını kazasız belasız kaldırdı.

Maça 1,5 saat kala arkadaşlarla salona doğru hareket ettik. Heyecandan ve sabırsızlıktan olsa gerek salonun önüne gelenler hiç bekleme yapmadan direk içeri giriyordu. Dışarıda biraz oyalandıktan sonra maça tam 1 saat kala giriş yapıverdik. İlk gün maçın başlamasına yarım saat kala gelen GFB Azerbaycan bu sefer bizden daha önce içeri giriş yapmıştı. Yaklaşık 3000 civarında taraftarımız salonda yerini almış ve takımın sahaya çıkmasını bekliyordu. O arada yönetim kurulunun tam kadro burada olduğunu öğrendik. Nihat Özdemir, Ali Koç, Ünal Uzun, Cihan Kamer gördüğümüz isimlerdendi. Ali Koç’a tezahürat yaparken o da bize elini sallıyordu. Kalabalık arttıkça pankartları asma hazırlığına başladık.

Birkaç pankartı yerine yerleştirdikten sonra takımlar yavaş yavaş ısınmak için sahaya gelirken bizim oyuncularımıza teker teker alkışlar ve tezahüratlar yükseliyordu. Dün olduğu gibi bugün de Universal yetkilileri gelen taraftarlara tişört, atkı, şapka gibi hediyeler dağıtıyordu. İlk güne göre yoğunluk daha fazla olunca yetkililer ile bazı taraftarlar arasında sözlü atışmalar yaşandı fakat diğer taraftarların araya girmesiyle ortalık sakinleşti. O sırada Yağmur ile Merve sahada top sektirirken bizde filenin önünde bulunan Duygu’nun doğumgününü unutmayarak onu tribüne çağırıverdik.

5 dakika kala takımlar sahaya selamlaşma kısmı için dizilirken tribünlerden gelen alkışlara onlarda aynı şekilde karşılık verdiler. Anonslar sonrası sahaya yerleşen takıma “bizim için saldır Kanarya” tezahüratı ile eşlik etmeye çalıştık. Teknik moladan sonra kusursuz oynayan takım “saldır Fenerbahçe oley” tezahüratıyla yerinde duramayan tribünlerin coşkusunu kat kat artırıyordu. 25.sayı bulunup saha değişimi yapılırken “her zaman her yerde en büyük Fener” geleneği icra edildi.

2.sette Fransız takımı biraz kendine gelip direnmeye çalışsa da set sonuna doğru yaklaşılırken, tribünler giderek açılan farka eşlik edermiş gibi “oley saldır Fenerbahçe” sloganıyla kendinden geçiyordu. Set sonunda Avrupa Şampiyonu olmaya 25 sayı kalmıştı. Son sete şenlik havasında girilmişken Naz’ın köşelerde zaman zaman Kim, zaman zaman ise Logan’ı buluşturması, onların da topu çapraza ve paralele klas bir şekilde bırakması hem kenarıda ısınan oyuncularımızı hem tribündekileri iyice havaya sokmuştu. Son sete girilirken karşılıklı yapılan “sarı-lacivet” ve tüm salonun eşlik ettiği “fener koy koy koy şampiyonluk geliyor” tezahüratı teknik ekibi de iyice havaya sokuvermişti. Set sonlarına doğru artan coşku Kim’in Fabiana’nın çıkardığı topu sayıya çevirmesiyle hat safhaya ulaşmış ve o sayı ile Fenerbahçe Avrupa Şampiyonu olarak tescillenmişti.

Yasak olmasına rağmen teknik ekibin uğraşlarıyla çalınan 100. Yıl Marşı ve Fenerbahçe Marşı salondaki kutlamaların ilk etabını başlatmıştı. 2 takım oyuncuları file önünde tebrikleşme safhasını bitirdikten bizim oyuncularımız galibiyet pozunu verdiler. “Fenerbahçe buraya” sloganına uyup tribünlere yaklaşan oyuncular karşılıklı klasik “sarı-lacivert” şovundan sonra FB TV’nin maç sonu sıcağı sıcağına yaptığı yayına konuk oldular. O arada dans ekibi ve tenor şovu olacağını öğrendik. Onlar bittikten sonra kupa töreni başladı. CEV’in ödül saçmalığına bir kez daha şahitlik ettik. 2 maçtır muhteşem oynayan Nihan yerine en iyi libero ödülünün Cardullo’ya verilmesi homurdanmalara sebep oldu. Nihan’a vermediniz bari Ulanova’ya vereydiniz diye düşünmeden edemedik. En iyi smaçör ödülünün ise Eda’ya verileceğini bekliyorduk orada da umduğumuzu bulamadık. CEV, geçen sezon TVF’nin lig ödüllerinde yaptığının bir benzerini tekrarlamış oldu. Önce Naz, arkasından Kim ödüllerini aldıktan sonra Cannes takımı anons edildi. Oyuncularının hepsinin yüzünün gülmesi bir an akıllara “acaba şampiyon Cannes mi oldu?” sorusunu getirdi. Bu duruma biraz gülüverdik. Cannes’li oyuncuların madalya töreninden sonra Sarı Melekler giydikleri tişörtlerle platformun önüne geldi. Madalyaları veren Erol Ünal Karabıyık’ın memnuniyetsizliği yüzünün her halinden belli oluyordu.

Seremoni sonrası yöneticiler, oyuncular ve Universal grubunun yetkilileri bu sevinci birbirlerine sarılarak ve kupa ile objektiflere poz vererek yaşıyordu. Saha tribünden inenler sebebiyle birden kalabalıklaşırken bazı oyuncular bu kalabalığın resim hatırlarını kırmayarak onlara hatıra pozu veriyordu. Seda Kaptan ise kupayı tribünlere getirmekle meşguldu. O arada Fabiana platformun üzerine aldığı Naz, Eda, Kim ve birkaçını göremediğimiz oyuncularımızla “ai se eu te pego” şarkısı eşliğinde dans ediyordu. Mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Fırsat bu fırsat diyerek biz de sahaya inmeye çalıştık ama polis engeline takıldık. 5 dakikalık bir uğraş sonrası bir yolunu bulup aşağı atlayıverdik. FB TV’den Kıvanç Özkök ve menajer Violet Duca ile kısa bir sohbet ve hatıra fotoğrafı çektirme fırsatı yakaladık.

Son olarak organizasyona genel olarak bakarsak, CEV’in en kötü organizasyonlarından birisiydi diyebiliriz. 8000 kişilik salonda oynanan 4 maçın ortalaması anca 2500-3000 kişiyi buluyor. İlk gün yazısında da belirtmiş olduğum gibi salonun büyük olması, hem tribündekilerin sesinin sahaya tam olarak aktarılamamasına hem de oyuncuların servis atarlarken tam konsantre olamamalarına sebep oluyor. Bu salonun ev sahipliğini almasındaki en büyük etken sanırım şehir merkezinde olması. Organizasyon daha güzel olabilirdi ama biz yine de mutluyuz. Fenerbahçemiz’i Rabita ile oynadıkları maçta Serhedçi’de desteklemenin ardından Final Four’da da desteklemek bambaşka bir duygu. Bu fırsat herkesin ayağına gelmiyor. Melekleri İstanbul’a Avrupa’nın en büyük kupasıyla yolladık. Salon DJ’ine, oyunculara, teknik ekibe, yönetime, destek için gelenlere, başkana gönülden teşekkürler..

Organizasyonun 2 gününü günlük ve fotoğraflarıyla destekleyerek izlenimlerini bu bloga aktaran Fenerbahçeli Azeri kardeşimiz İntiqam İsmayılov‘a gönülden teşekkür ediyorum. Kendisi sezon başından beri kupayı burada kaldırıp kızları size sağ salim göndereceğiz diyordu. Onun da istekleri gerçekleşti. Tekrardan teşekkürler.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 10.0/10 (7 votes cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0 (from 0 votes)

Written by Erdenay Guler

Mart 26th, 2012 at 10:43 pm

Atina’da Olaylı Derbi

Yorum Yok

Tarih Haziran 1930.. Yunanistan A Milli Futbol Takımı’nı taşıyan otobüs yolun ortasında durduruluyor. Otobüsü durduranlar Panathinaikos kulübüne gönül vermiş Yoncalar. Otobüsün durdurulma sebebi Yunanistan’ın Romanya karşısında aldığı 8-1′lik ağır mağlubiyet. Peki bunları neden sadece Yoncalar yapıyor ? Bunun sebebi o dönemki milli takımın neredeyse tamamını Olympiakos’lu oyuncuların oluşturması. Bu ağır mağlubiyeti de fırsat bilerek otobüsü durdurup paramparça ediyorlar ve oyuncuları aşağı indirip hırpalıyorlar. Bu olay 2 takım taraftarları arasındaki ateşi yakan olay oluyor. İlerleyen tarihlerde daha önemli sıkıntılar baş gösteriyor. Bunlardan birisi 1949 yılında oynanılan maç. Kırmızılıların oyuncuları sakatlanırken hakemin bu hareketlere karşı yaptıkları tercihler stadyumda bulunan 2 takım taraftarını karşı karşıya getiriyor ve içinden çıkılamayacak olaylar başlıyor. Diğer bir sıkıntı ise 1962 yılında oynanan kupa finali. Burada da Olympiakos’lu 2 oyuncunun daha 5.dakika dolmadan kırmızı kartla oyun dışı kalması tribünlerdeki olayların başlangıcı oluyor. Maç 40 dakika durduktan sonra tekrar başlıyor fakat tamamlanamıyor.

Futboldaki rekabet böyle başlıyor 2 takım taraftarları arasında. Bu rekabet tabii futbol sahalarında kalmıyor sadece, ilerleyen yıllarda basketbol salonlarında da boy göstermeye başlıyor olaylar. Özellikle son yıllarda yaşanan olaylarda öldürmeler ve yaralamalar işin son boyutu. Futbolda Olympiakos’un bariz üstünlüğü varken, basketbolda Panathinaikos’un bariz üstünlüğü görünüyor. Futbolda genel olarak Pire’de oynanan maçlarda pek fazla olay çıkmazken OAKA’da sürekli sıkıntılar baş gösteriyor. Basketbolda ise OAKA’da hiç sıkıntı görülmezken SEF’te her maç taşkınlık, sahaya yabancı madde atma, oyunun saatlerce durması gibi meseleler karşımıza çıkıyor. Neyse, fazla uzatmadan rekabete girdikten sonra dün akşam oynanan daha doğrusu oynanmaya çalışılan Panathinaikos – Olympiakos derbisine bağlayacağım olayı.

Ligde 25.hafta maçları oynandı dün gece. PAO oynadığı son 5 maçın 3′ünü kaybetti ve en büyük rakipleri Olympiakos’un birden 4 puan gerisine düştü. Bu kaybettikleri 3 maçın 2′si onlar için çok ama çok önemli olan PAOK ve AEK maçları. Bu 2 maçı kaybettikten sonra üzerine bir de Olympiakos’a mağlup olmaları kaldırabilecekleri bir durum değildi. Ayrıca alınacak olan bir mağlubiyet şampiyonluk yolunda son 5 haftaya girilirken Olympiakos ile aralarındaki farkın 7 puana çıkmasına sebeb olacaktı. Ortam gergindi. Yoncalar için tek yol galibiyetti.

Bunun dışında haftaiçinde Yunan polisinin Gate 13′ün dernek merkezine “Olympiakos maçı için eylem planlanıyor” bahanesiyle baskın yapması ve birkaç dernek üyesini tutuklaması gerginliği bir adım daha tırmandırdı. Maça hem bunun intikamını almak hem de ezeli rakibi mağlup edip şampiyonluk şansını devam ettirmek amacıyla gittiler. Maç gergin başladı, daha sonra ortalık duruldu. 2. devre ise tam 50 dakika gecikmeyle başladı. 50.dakikada Abdoun’un golüyle Kırmızılıların öne geçmesi ortamı tamamen gerdi. 55′te sahaya meşaleler atıldı, polisler müdahele etti. Oyun durdu, daha sonra tekrar başladılar ve 85′e kadar oynandı maç. Oradan sonra kayış koptu, sahaya meşaleler dışında molotof bombaları atılmaya başlandı. Yunanistan’da her daim olan “ne yaparsan yap ama düşmanına kendi sahanda şampiyonluk turu attırma” felsefesi yine uygulamaya geçirildi. Oyuncular ve hakemler soyuna odasına gittiler, ortalığın durulması beklendi ama sakinlik yerine şiddet daha da tırmanınca maç tatil edildi. Binlerce koltuk söküldü, molotof bombaları kullanıldı, polisle taraftarlar arasında çatışmalar yaşandı vs vs. Normalde gördüklerimizin tam tersiyle karşılaştık, taraftarlar demir çubuklar ve kemerlerle polisleri kovaladı. Stadyum boşaltılamadı, Atina polisi taraftarlarla başa çıkamayınca zırhlı araçlar stada sevkedildi. Güç bela saat 19.30′da başlayan maçın oynandığı stad gece 01.00′de boşaltılabildi lakin olaylar stad dışında da devam etti. Sadece 2-3 polisin yaralandığı söyleniyor ama internete düşen fotoğraflar hiç de öyle göstermiyor. Net sayı belli değil. Federasyonun aldığı karar doğrultusunda Olympiakos taraftarlarının OAKA’ya gelmesine izin verilmemesi en büyük şanslardan birisi. Tarihin en kanlı gecelerinden birisine şahit olabilirdik. Resimler ve olaylardan birkaç video linki aşağıda.

Link 1
Link 2
Link 3
Link 4

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0 (from 0 votes)

Written by Erdenay Guler

Mart 19th, 2012 at 10:15 pm